REEM Makaleler

Uzmanlarımız ve psikologlarımızdan son makaleler burada listelenmektedir.

Aşk Nedir? Ne Değildir? Aşkın Nörobiyolojisi

Aşk Nedir? Ne Değildir? Aşkın Nörobiyolojisi

Duygusal yönemlimler; begeni, hoşlantı, sevgi, aşk, sevda ve kara sevda gibi hafiften şiddetliye doğru çeşitli isimler alırlar.. Hoşlantı sıcak bir gülümseme, sevgi tatlı bir meltem ise, aşk şiddetli bir esintidir. Sevda fırtına, karasevda ise kasırgadır. Eğer bu kasırga da kişi bir rota belirleyebilirse, karaya çıkabilir, yoksa boğulup gitmesi işden bile değildir.

Günümüzde hemen hemen her konuşmamızda yer alan aşk gerçekte ne anlama geliyor. Aşk ruh halimi , duygu değişikliğimi veya sadece karşı cinse karşı duyulan heyecan mı? İlk görüşte aşk mümkün müdür yoksa aşk zamanlamı oluşur. Peki aşık olduğumuzu veya hissettiğimiz şeyin aşk olduğunu nasıl anlarız. Aşk sadece insanlara özgümü yoksa tüm canlılar bu duyguları yaşar mı. Öyle sanıyorum ki, aşk; beynimizin bedenimize sunduğu özel ve güzel bir şakadır. Kebabın adanalısıdır yani acılısıdır. Sevginin acı ile harmonileştiği, yüreğimizde ulvileştiği duygudur aşk.

Tarihten günümüze hep merak konusu olan aşkı biraz daha derinden incelersek aşk şiirlere filmlere kitaplara konu olmuş ve olmaya devam eden en büyük duygu durumudur. En duygulu şiirler, en anlamlı romanlar, en hisli besteler hep aşkın etkisiyle yapılmıştır. Önce beğeniyle başlar bu beğeni hoşlanmaya dönüşür. Beğeni ve hoşlanma onu devamlı görme isteğini hissettirir insana. Her gece yattığında onu düşünerek uyuyorsan veya onu düşünmekten uykuların kaçıyorsa aşk yavaş yavaş başlamış demektir. Onu görmeye giderken tuhaf bir heyecan alıyorsa içini ve onun seni güzel görmesi beğenmesi senin için önemli hale geliyorsa aşk kademe kademe yükseliyor demektir. Sonra hayaller başlar hayallerinde hep onla yapacakların uzun vadeli planlar ve onla geçirmek istediğin hayat.

Belki başkasında itici gelen o özellikler, sevdiğinde aşık olduğunda ise gözüne hoş gelmeye başlar. Belki kendinde bile sevmediğin özellikleri onda gördüğünde beğenmeye bile başlar insan. İşte aşk böyle başlar ve kişinin hayatının her anına her dakikasına aldığı nefese bile sahip olur insanın.

psikoanalist Erich Fromm, sevgiyi, kişideki aktif ve üretici gücün kaynağı bir enerji olarak tanımlar. Psikolog Robert Sternberg göre ise aşk üç katmandan oluşur. Yakınlık , baglılık ve tutku.

ask-acisiAşkın herkese göre farklı bir tanımı vardır. Küçükten büyüge insanlara aşkın tanımını sordugumuzda herkes kendıne göre farklı cevaplar verebilir. Bu insanın duygu dünyasıyla alakalıdır. İnsanlar duygusal varlıklardır. Akılları ve kalpleri dogru orantılıdır. Aşk tarif edilmezler kavramının en zorudur. Onu tarif etmek için 6.5 milyar insanın fikrini alıp ona göre yorum yapma ihtiyacı vardır. Aşk mantığını kaybettigin yerdir. Akılla çözülemeyecek bir histir. Aşk dedigin kaybolmaktır. Aslında senin olmadıgın bir seni ortaya çıkarır. Kalple ruh arasında bir yerde durur.

Pek çok araştırma aşkın ömrünün ortalama 2,5 yıl olduğunu söyler. Hatta kimi araştırmalarda bu 1 yıla kadar iner. Günümüzde biten birliktelikler ve gerçekleşen boşanmalar aşkın ömrünün olduğunu kanıtlar niteliktedir. Peki ama diğerleri hala elele tutuşan yaşlanmış ama gözlerinden aşkı okuyabildiğimiz kişiler, onların aşkı neden bitmemiştir. Aşk la gelen duygu tutku bitebilir mi tutku bittiğinde aşk da bitiyor mu? İnsanlar başlarda birbirlerine tutkuyla bağlıyken sonra ne oluyor da birbirlerine düşman olabiliyorlar. Bu konuda tartışmalar hala sürmekte ama aşkın zamanla yerini sevgiye bıraktığına dair görüş birliği mevcut. Aşk birlikteliğin başlarında en önemli olan duygu, aşkı bu kadar önemli hale getiren ise tutku. O kişinin kokusu, ses tonu, dokunuşu hepsi tutkunun bir parçası. Ancak bu duygu zamanla ön planda olmaktan çıkıp yerini sevgiye bırakıyor. Sevgi zamanla oluşan bir duygu fakat aşk için bunu söyleyemeyebiliriz. Zaman faktörü aşk’da çok değişkendir, hatta bir anda bile aşık olabilir insan. Ancak şunu unutmamalı ki, her zaman aşk sevgiye dönüşmez, sevgi de zamanla aşka dönüşebilir.

AŞK NEDİR, KARASEVDA NEDİR?platonik-ask

Aşk, sadece insana karşı olmayabilir. Doğaya, herhangi bir nesneye aşık olabilir insan.. özellikle ilahi aşk asırlardan beri çok konuşulan bir konudur. Hatta asıl aşkın ilahi aşk olduğunu söyler sufiler, dervişler. İlahi aşk nedeniyle vecde gelen cezbeye kapılan mutassavvıflara her yerde rastlamak mümkündür. Üstelik ilahi aşk için zaman sınırlaması da koyulamaz, nerdeyse bir ömür sürebilir. Sevda ise sadece insana yönelik bir duygudur. Dolayısıyla aşk’ta her zaman cinsel tema ön planda olmaz. Hatta Mevlana ve Şems-i tebrizi arasındaki gibi sadece yoğun dostluğu ve arkadaşlığı temsil eden aşklarda olabilir.

Aşk’ta kişinin kendisi ve çevresi ile alakalı ilişkileri bozulmaz. Sosyal hayatı devam eder. Genellikle iş hayatı da olumsuz etkilenmez. Kişinin kendi ve çevresi ile alakalı kontrolu ve değerlendirmeleri bozulmaz. Mantığın dışına genellikle çıkmamaya çalışır. Hatta bazen kişinin hayatına anlam bile katabilir onu her anlamda motive edebilir. Karasevda da ise kişi kontrolunu kaybeder. Kendisini sosyal hayattan soyutlar, tamamen sevdasına odaklanır. Karasevda da zaman düz karekter izler, öncesini ve sonrasını pek düşünmez.. bulunduğunu andadır hep ve duygu çıkmazının girdaplarında kaybolmuştur.

Aşkta genellikle duygular karşılıklıdır. Karasevda da ise genellikle tek taraflıdır. Bazen kişi kendisine sevdalanıldığından haberi bile olmayabilir.

Aşk’da psikolojik belirtiler gösterir. Duygu yoğunluğu ve saplantılı sevgi hali, sosyal normların dışına çıkmaz, halbuki karasevda da fizyolojik unsurlar da vardır. Kişi yemeden içmeden kesilir. Zayıflar, stres hormanlarının da etkisi ile vücut savunması düşer. Çeşitli hastalıklar baş gösterebilir, saçları beyazlayabilir. Kanser oluşumu normale göre artabilir. Önceki yıllarda verem hastalığının, karasevda çekenlerde çok görülmesi bu yüzdendir. Şimdi tuberkülozla alakalı etkin tedavilerden dolayı görülme sıklığı oldukça azalmıştır.

KARASEVDA DA KİŞİLİK TARZLARI

Karasevdanın, bir narsistik, agresif tarzı vardır bir de depresif olanı. Agresif karasevda da kişi karşısındakine şiddet uygulayabilir ve fiziksel zarar verebilir. Depresif olan da ise genel bir çöküntü hali vardır. Ve eğer zarar verirse karşısındakine değil, kendisine zarar verir. Hikaye ye göre, İbn-i Sina’nın yaşadığı dönemde bir hükümdarın yeğeni hastalanır. Hekimler gelir gider ama bir türlü hastalığı anlayıp çare olamazlar. En sonunda İbn-i Sina uzak yollardan getirtilir ve hastayı muayene etmesi söylenir. İbn-i Sina, gencin nabzını tutarak, şehri tanıyan birine mahalleleri saymasını ister. Bir mahalleye gelince gencin nabzı hızlanır. Daha sonra o mahalleyi bilen birine oradaki sokakları saymasını ister. Yine bir sokak ismi söylenince gencin yine nabzı hızlanır. Bunun üzerine o sokağı iyi tanıyan birine oradaki hane sahiplerini söylemesi istenir. Yine bir ev söylendiğinde nabız tekrar hızlanır. Bu sefer o hanedeki kişilerin adları söylenir ve bir kişi söylendiğinde nabız daha hızlı atmaya başlar. Bunun üzerine İbn-i Sina bu genç, filan mahalle de, filan sokakta, filan evdeki, filan kişiye bu genç sevdalıdır der. Ve kızla genç evlendirilir böylece gencin hastalığı da düzelmiş olur.

KARASEVDA DA PREFRONTAL KORTEKS VE AMİGDALA BOZULUR

Karasevda da beynimizde psikolojik hayatımıza yön veren sol prefrontal korteksin fonksiyonları aksar. Ayrıca korku duyusunu kontrol eden amigdala’nın çalışma karekteri de bozulur. Böylece kişi korkusuzca işler yapabilir. Prefrontal korteksinde bozulması ile kişi, sosyal normların çok dışına çıkabilir. Bu nedenle ‘’aşkın gözü kördür’’ deyimi çok meşhurdur. Kişi malını servetini, kariyerini bu uğurda terkedebilir. Bir zamanlar İngiltere kralı ve şu an ki, kraliçe Elizabeth’in amcası olan 8. Edward, daha önce iki defa evlenip boşanmış bir kadınla evlenmesine kraliyet yasaları izin vermediği için tahtını bırakmış ve kardeşine devretmiştir. Fuzuli tarafından kasideye dönüştürülen Leyla ve Mecnun efsanesi, aşık kişinin gündelik hayattan ne kadar uzaklaşabileceğinin tipik bir örneğidir. Efsanede Mecnun’un bir köpeğin peşinden saatlerce koşup, nefes nefese onu yakaladıktan sonra köpeğin ayaklarını öpmesi çevresindekileri çok şaşırtır ve herkes onun aklını kaybettiğini düşünür. Halbuki Mecnun açısından o köpek, normal bir köpek değildir. Çünkü bu büyük aşık, onu Leyla’nın bahçesinde gezerken görmüştür. Halife Harun Reşit, Mecnunun aşık olduğu efsane Leyla’yı çok merak eder ve ne edip edip Leyla’yı sarayına getirtir. Onun düşüncesine göre, Leyla insanın aklını başından alan muhteşem bir güzelliğe sahip olmalıdır. Ancak Leyla’yı gören Harun Reşit büyük bir hayal kırıklığı yaşar, çünkü Leyla onun hayallerindeki gibi çok güzel bir kadın olmayıp alalede normal biridir. Bu duruma şaşakalan halife ‘’Mecnun senin neyine deli divane olmuş’’ der. Leyla ise cevaben ‘’Evet ben Leylayım ama sen Mecnun değilsin, sen bana bir de Mecnunun gözleri ile bakmalısın’’ der. Nitekim Aşık Veysel ne der; ‘’sendeki güzellik beş para etmez, bendeki bu aşk olmasa’’

Bu anlamda, Yavuz Sultan Selim’in bir cariye ile aşkı da meşhurdur. Hikayeye göre, bir cariye Sultan Selim’e gizlice aşık olur ve aşkından ne yapacağını bilmez hale gelir. Ancak Yavuz Sultan Selim bu, öyle yanına yaklaşmak ona ulaşmak mümkün mü?!. Fakat güzel cariye bir yolunu bulup sultanın özel odasına girer ve duvara ‘’seni seven neylesün’’ diye yazar. Sultan odasına gelince yazıyı okuyup gülümser ve altına yazar ‘’söylesün’’. Cariye tekrar odaya girdiğinde cevabı görür ve tekrar yazar; ‘’korkarsa neylesün’’ sultan sonra yine cevap verir; ‘’korkmasın söylesün’’ bu minval üzere yazışmalar devam eder gider. Tabi bu durumdan Sultan da cariyenin yazılarından etkilenir. Aslında Sultan Selim istese, anında cariyeyi buldurup karşısında diker ama olayın gizemi onun da hoşuna gitmiştir. En nihayetinde karar verilir, divan toplantısından sonra cariye ile Yavuz Sultan Selim karşı karşıya gelip tanışacaklardır. Nitekim divandan sonra cariye ortaya çıkar ve cariyenin güzelliği karşısında sultanın yanmayan yüreği yanar. Aşk ve muhabbetle öyle bir bakış atar ki, bu bakışın heybeti ile sarsılan cariyenin heyecandan kalbi durur ve hemen oracıkta vefat eder. Yavuz Sultan Selim aşkı buldığu anda kaybetmiştir. Büyük bir üzüntü ve elemle güzel cariyenin naaşını kollarına alır ve gözleri yaşlı bir şekilde efsaneleşmiş şu beyiti söyler ‘’ Şirler pençei kahrımdan olurken lezran, bir ahu gözlüye zebun etti beni felek’’ (yani dünya pençelerim altında inim inim altında inlerken bir ahu gözlü dilbere mahkum etti beni felek)

KARASEVDA DA HORMONAL AKTİVİTELER

Karasevda esnasında bir çok nöronal aktivite ve hormonal mekanizma söz konusudur. Aşk ve sevda esnasında, dopamin, serotonin, oksitosin, noradrenalin, feniletilamin ve vazopressin gibi hormonal aktiviteler çeşitli duygusal ve bedensel değişmelere neden olur. Dopamin tutku ve saplantıdan sorumludur. Aynı zamanda çoşku da verebilir. Ancak karasevdada aşırı dopamin mevcudiyeti olayı akıl sınırlarının dışına çıkarabilir ve deliliğe doğru gidebilir. Ama yine de karasevda da delilikten ziyade meczup’luk söz konusudur. Eğer akıl insanı bırakırsa bu deliliktir, ama insan aklını bırakırsa bunun adı meczupluktur ki, karasevda da kişi aklını yitirmiş gibi sıra dışı, normal olmayan hareketler yapabilir. Serotonin mutluluktan sorumludur ancak karasevda da normale göre en az %40 daha serotonin azlığı bahis mevzudur. Bu durumda kişi mutsuz ve umutsuzdur. Depresyona ve çöküntüye herkesten daha fazla yatkındır. Oksitosin, şefkatten ve hoş görüden sorumludur.  Karşısıdakine çabuk inanan ve güvenen empatik bir ruh hali sağlar. Oksitosin aynı rahim kaslarında da kasılmalar yapar, bu nedenle hastanelerde doğumu gecikmiş kadınlarda kullanılır. Aynı zamanda orgazm hormonu olarak ta bilinir. Noradrenalin, heyecan, kalpte hızlanma, terleme, yüzde kızarma gibi belirtiler verir. İştahı keser ve zayıflamaya neden olur. Feniletilamin bir dopamin türevi olup enerji ve keyiften sorumludur. Vazopressin de şefkat duygusu veren bir hormon olup erkeklerde oksitosinin yaptığı görevi icra eder ayrıca bir diğer görevi de vucuttan su atılmasıdır.

Oksitosin empati ve hoşgörü bazlı bir hormon olduğundan bazı ülkelerde ‘’aşk spreyi’’ adı ile pazarlanmaktadır. Bu sprey püskürtürtüldüğünde karşıdaki kişide engin bir hoşgörü ve şefkat oluşmakta ayrıca utangaçlığı yok etmektedir. Böylece hedefteki kişinin gardı düşmekte ve ilişkiye açık hale gelmektedir. Kesinlikle etik ve ahlaki bulmadığımız oksitosin spreyinin ülkemizde yasak olması memnuniyet vericidir.

Karasevda da D1,D2,D3 reseptörlerinden tek eşliliği sağlayan D1’in aşırı etkin bir durumda olduğunu tahmin etmekteyim çünkü burada kişi, sevdalı olduğu kişiden başkasını gözü görmez, onun dünyanın merkezine oturtur.

ÇAPKIN TESTOSTERONtestosteron

Yukarda anlattığımız aşk hormonlarını, en önemlileri testosteron, androjen, östrojen ve progesteron olan sex hormonlarından ayırmak gerekir. Hatta bazen aşk hormonları ile sex hormonları farklı kutuplarda fonksiyon icra eder. Öyleki şefkat, hoşgörü ve empatiden sorumlu olan oksitosin ile vazopressin, testosterondan farklı çalışır. Kadınlarda oksitosin, erkeklerde ise vazopressin tek eşliliği sağlarken, testosteron ise çok eşliliği amaçlar. Testosteronun kadınlarda az erkeklerde çok bulunması, erkeklerin daha çapkın olmalarını sağlamaktadır. Ancak yine de bir erkeğin kanında yüksek testosteron düzeyleri onun mutlaka çapkın olmasını sağlamaz. Çünkü ailevi ve çevresel şartlar, eğitim ve inanç gibi değerler kişiyi tek eşliliğe yöneltebilir. Ancak yine de yüksek testosteron düzeylerine sahip olanlar, düşük olanlara göre sadakat konusunda daha çok zorlanırlar. Düşük testosteron nedeniyle kendilerini sadakat konusunda daha kolay hakim olan erkekleri bazı fiziksel farklılıklar da gösterirler. Bunlar genelde göbekten değil kalçadan yağlanırlar. Bu erkeklerin belden aşağı kısımları daha yağlı ve geniştir. Yüksek testosterona sahip erkekler de daha çok göbekten yağlanırlar ve fazla kilo göbek yapma şeklinde tezahur eder. Bunların belden aşağıları daha dardır.

Nitekim erkeklerdeki baskın testosteron, kadınlardaki baskın oksitosin nedeniyle, erkekler çok eşliliğe, kadınlar ise tek eşliliğe meyillidir. ABD de bir üniversite kampüsünde yapılan araştırmada; bir kız öğrenci erkek öğrencilere ‘’bugün birlikte olabilir miyiz’’ diye teklif yaptığında erkek öğrencilerin yüzde 75’i ‘’evet tabiki, neden olmasın’’ cevabı vermişlerdir. Halbuki bir erkek öğrenci aynı teklifi kız öğrencilere yapmış fakat kız öğrencilerden hiç biri bu daveti kabul etmemiştir. Buradan testosteronun ve oksitosinin ne denli farklı karekterler izlediği açıkca belli olmaktadır.

Testosteronun konuşma özellikleri ile de yakından alakalı olduğu, testosteron ne kadar yüksekse konuşma becerilerinin o kadar düşük olduğu, ne kadar düşükse hitabet özelliklerinin o kadar fazla olduğu düşünülmektedir. Buradan çok iyi ikna kabiliyeti olan ya da hatip özellikleri üst düzey olan kişilerde testosteron düzeylerinin istisnalar olmakla birlikte düşük olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu nedenle kadınların her zaman konuşma ve ikna becerileri daha iyidir. Aynı şekilde düşük testosteron düzeylerinden ötürü, gay’ların ve transeksuel erkeklerin de konuşma yetenekleri çok daha iyidir.

Diğer taraftan D1,D2 reseptörlerinin çalışma şekilleri de çapkınlığı ve sadakati etkiler. Eğer D1 reseptörü düzgün çalışmıyor ya da D2 reseptörü daha etkin ise bu erkekler sadakatsiz olabilirler. Nitekim beyindeki dopamin düzeyini yükseltmek suretiyle parkinson tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar D2 reseptörünün etkinliğini arttırarak çapkınlığa ve çok eşliliğe neden olabilirler. D2 reseptörünün etkinleşmesi ayrıca kumar arzusu da uyandırabilir. Bu nedenle parkinson nedeniyle ilaç verilirken dikkat edilmelidir. Parkinson nedeniyle tedavi edilen bir kişi birden çapkınlığa veya kumar oynamaya başladı ise derhal ilaçları değiştirilmeli ya da kesilmelidir.

En potansiyel çapkın erkekler D1’in etkisiz ya da D2’si etkin olan ve kan testosteron düzeyi yüksek olanlardır. Her ne kadar dopamin reseptörlerinin durumlarını gösteren herhangi bir test ya da tetkik henüz olmasa da testosteron, oksitosin ve vazopressin kan değerlerine bakarak az çok tahmin yürütülebilir.

Bu noktada acaba ‘’çapkınlık’’ bir hastalık mıdır?! Sorusu akla gelse de hiç bir çapkın erkek ya da kadının ‘’ne yapayım benim D1 im yetersiz ya da D2’im fazla çalışıyor veya testosteronum, oksitosin hormonum şöyle böyle diyerek çapkınlığına ve sadakatsızlığına kılıf bulamaz. Çünkü her ne kadar tetikleyici unsur olsalar da yukardaki faktörler tek başına sadakatsızlığı açıklayamaz.

KARASEVDA DA MRI BULGULARI

Kadınlar ve erkekler üzerinde fonksiyonel MRI kullanılarak yapılan çalışmalar, sevda çeken erkeklerde beynin bir bölgesinde, kadınlarda ise üç bölgesinde yoğun aktivite tesbit etmiştir. Bu durum göstermektedir ki, sevdalanmanın getirdiği psikolojik ve duygusal bilanço kadınlarda çok daha fazladır. Ayrıca kadınlar aşk travmasını erkeklere göre çok daha zor atlatırlar ve bunun için de uzun zaman gerekir.

Yine fonksiyonel MRI ve PET scan kullanılarak yapılan bilimsel çalışmalar, karasevdadaki bulguların, örneğin ellerini 100 defa yıkama gibi takıntı davranışları gösteren OKB hastalarının ki ile büyük benzerlik gösterdiğini belirlemiştir. Dolayısıyla gerek aşk gerekse daha ağırı olan karasevda psikolojik bir arıza ve bir takıntı hastalığıdır diyebiliriz. Yine karasevda çekenlerin MRI bulgularının uyuşturucu yoksunluğu çekenlerin beyinleriyle de benzeştiği tesbit edilmiştir. Malesef bir çok aşk ya da sevda acısı çeken kişinin, profesyonel yardım almayı tercih etmeyip, alkol ve uyuşturucu batağına saplandığını üzüntüyle görmekteyiz. Bunlar bir acıdan kurtulmak için daha tehlikeli bir diğerine bulaşmaktadırlar bu ise hazin sonu daha da ağırlaştırmaktadır.

BEYİN YANLIŞ ETİKETLEME Mİ karasevdaYAPIYOR?!

Olağanüstü doğa manzaları gibi Hayranlık ve aşırı beğeni uyandıran durumlarda ya da doğal felaketler gibi travma oluşturan zamanlarda, dopamin, noradrenalin, oxytocin ve noradrenalin seviyelerinde anormal yükselmeler olduğu için, bu durumlarda kişinin aşık olması ya da sevdaya tutulması daha kolaydır. Bu nedenle felaket zamanlarında ki aşklar, mehtaplı gecelerdekilerden daha fazladır. Bu yüzden eşinden ya da sevgilisinden ayrılmış ve travma yaşayan kişinin ilk günleri aşık olma açısından en kritik zamanlardır.

70’li yılların başında iki psikolog, Kanada’nın Vancouver kentindeki, Capilano Kanyonu’nda bir deney yaparlar. Bu kanyonda Capilo nehrinin üzerinde iki tane asma köprü vardır. Köprülerden biri sadece bir metre genişliğinde, yüz kırk metre uzunluğunda ve yetmiş metre yüksekliğindedir. Uzunluğu itibariyle dünyanın en büyük asma köprüsüdür. Turistlerin de çok ilgi gösterdikleri bu köprünün korkulukları alçaktır ve sürekli sağa sola yatarak sallanır durumdadır. Aynı nehir üzerinde biraz ötede dayanıklı sedir ağaçlarından yapılı bir köprü daha vardır ve üç metre yüksekliğindedir. Burada sallanan ya da heyecan uyandıran bir şey yoktur, aksine her şey sağlam ve sıkıcıdır.

Deney şudur; araştırmacılardan güzel bir kadın, elindeki önemsiz anket formunu doldurmalarını isteyerek, asma köprüden ve diğer sağlam köprüden geçen erkeklere uzatır. Görünüşte deneyin amacı, manzaranın insanın hayal gücünü nasıl etkilediğini bulabilmektir. Uzun asma köprüden 18 kişi ve 3 metre yükseklikteki sıkıcı köprüden 16 kişi ile anket tamamlanır. Araştırmacı kadın form doldurulduğu anda, anket kağıdından bir parça koparıp üzerine telefon numarasını yazıp katılımcıya verir ve daha sonra başka bir şey paylaşmak isterse onu aramasını rica eder.

Sonuç çok şaşırtıcıdır: Asma köprü üzerinde form dolduran 18 kişiden 9’u, diğer köprüden ise 16 kişiden sadece 2’si güzel araştırmacıyı arar. Asma köprüdeki erkeklerden kadını arayanların sayısı, tahta köprüdekilerin neredeyse 4 katıdır. Erkekler manzaraya değil, kadına ilgi duymuşlardır. Heyecanları uyarılmaya dönüşmüştür.

Peki, ama neden her iki köprüdeki erkekler de aynı doğal ortamda oldukları halde, asma köprüdekiler daha çok kadını aramışlardır?

Çünkü herhangi bir nesne ya da maddeye karşı heyecan ve hayranlık anlarında dopamin ve noradrenalin hormonları iş başında olmaktadır. Bu esnada karşılarına çekici bir kadın çıktığında, süratle ilgi ve hayranlık yer değiştirmekte, kişi zaten tavan yapmış tüm enerjisini ve heyecanını karşındakine çevirmektedir. Nitekim felaket sırasında karşılaşan insanların birbirlerine aşık olma ihtimali, mehtaplı gecede birbirine rastlayanlardan daha fazladır. Dolayısıyla aşk için en kritik anlar, psikolojik gerilim ya da travma yaşanılan zamanlardır.

Köprü deneyinde, beyin bedenin neden heyecanlandığını araştırır ve bu coşkuyu merak eder. Karşısında iki ihtimal çıkar. Biri manzara, diğeri kadındır. Bu düşünce bedensel stresin çok özel olmamasından ve “Korku’’, “Heyecan’’ ve “Cazibe’’ gibi konuların beyin tarafından doğru etiketlenmemesinden kaynaklanır. Bu deney, bir bakıma beynin zaman zaman etiketleme konusunda yanıldığını da göstermektedir.

Burada bir soru akla gelmektedir. Acaba sevdalandığımız için mi, kalbimiz çarpar, yoksa kalbimiz çarptığı için mi sevdalanırız?. Yapılan bilimsel çalışmalar kalbimiz çarptığı için aşık olduğumuzu göstermektedir. Burada noradrenalinin işlevi büyüktür. Nitekim bir deneyde araştırmacı, erkeklere yarı çıplak çekici kadın resimleri gösterir. Ama deney öncesinde erkeklerin göğsüne ses tertibatına bağlanmış bir mikrofon yerleştirilir. Bu şekilde denekler kendi kalp atışlarını duyduklarını zannedeceklerdir. Fakat gerçekte daha önceden kaydedilen ses bantları dinletilecektir. Araştırmacı kişi, sesi, erkeklerin belli slaytlarla kalp atışlarının birden hızlandığını duyacakları şekilde düzenler. Yani aslında kalp ritimleri normal olduğu halde, mikrofon vasıtasıyla kalp atımları sanki hızlanmış gibi algılatılır. Bu küçük aldatmacanın etkisi büyük olur. Çünkü erkekler, kalp atışlarının güya hızlandığını işittikleri esnada gösterilen kadınlara, en yüksek çekicilik puanları vermişlerdir.

Daha da şaşırtıcı olansa; aynı kadın fotoğrafları bir ay sonra yeniden gösterildiğinde fotoğrafları hiç hatırlamasalar bile daha önce yüksek not verdikleri kadınlara yine yüksek puan vermeleridir. Çünkü artık o kadınlar, sosyal hafızaya kayıtlanmıştır bir kere… Bu noktada bilinçaltı sosyal hafıza devreye girmektedir.

Bu deney, neden insanların farklı farklı tiplere begeni duyduklarını da açıklamaktadır. Sosyal hafızaya ve bilinçaltına kayıtlanan begeni karekterleri beyin tarafından etiketlenmekte ve örneğin bazılarımız esmerlerden hoşanırken bazılarımız da sarışınlara ilgi duymaktadır.

Eğlence mekanlarında ve barlarda çiftlerin birbirine yakınlaşmaları da aynı psikoloji ile olmaktadır. Çünkü aynı köprü deneyinde olduğu gibi ses, ışık, müzik ve sahne düzeni, onların birbirlerine yakınlaşmalarını için uygun psikolojik ortamı hazırlamaktadır.

TEDAVİSİ VAR MI?

Karasevda tedavisi, profesyonel bir yaklaşım gerektiren bir konudur. Burada olay, hayatın merkezine bir başkasını değil, kendini koyma çabalarıdır. Bu nedenle davranışcı bilişsel terapiler işe yarayabilir. Mevcut ve muhtemel serotonin eksikliğine karşı antidepresan ilaçlar sonuç verebilir. Yine noradrenalin aktivitesini düşürücü ilaçlar da denenebilir. Bir diğer yöntem ise beynin prefrontal korteksini ve sosyal hafızayı resetleyen TMS tedavisidir. TMS tedavisi tek başına uygulanabildiği gibi, ilaç tedavisiyle ya da terapiyle beraber de uygulanabilir.

Diğer taraftan kişi spor aktivitelerine de yöneltilir. Spor aktiviteleri serotonin düzeyini arttırmaktadır. Çeşitli hobiler edinilmeye çalışılması da aşk travmasını hafifletebilir.

Dr. Mehmet Yavuz
Nöroloji Uzmanı
REEM Nöropsikiyatri

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir